// Çözüm Duke Ellington Müziği Olursa

Kategori: Edebiyat

nng_images.php

Köpük sözcüğüne anlambilimsel yoldan yaklaşarak gösterileninin ne olduğunu betimlemeye çalışıyorum: Beyaz, saydam, kabaran ve uzun ömürlü olmayan buluta benzer bir yığın. Var ile yok arası, varlığını fiziksel çabalamayla sürdürebilen bir oluşum. Günleri somutlaştırarak onların da köpüğünün olduğunu; sönüp, eriyip, dağılmasına engel olunamadığı gerçeğini ise Boris Vian Günlerin Köpüğü ile ısıtılmış ve eğimli bir atmosfer içinde anlatıyor. Günlerin köpüğü olduğu, yaşanmış bir olay üzerinden aktarılıyor bu kitapta. Gerçek olduğunu, çünkü başından sonuna kadar Vian’ın düşündüğünü öğreniyoruz.

Romanda yüzeysel aşk ve arkadaşlık ilişkileri, insanoğlunu mekanikleştiren çalışma hayatı, dini törenler gibi ele alınan konulardan biri gibi değil de; romanın içine işleyen öğe olarak karşımıza “caz” çıkıyor. Yazarın 14 yaşında edindiği ilk trompeti ve 19 yaşında Fransa’da Duke Ellington konserini izlemesi şüphesiz cazın eserlerine yön vermesi açısından dönüm noktası oluyor. Zira Günlerin Köpüğü’nün önsözünde Vian bize şöyle sesleniyor: “(…)Var olan iki şeydir aslında: Biri, her şekilde ve bütün güzel kızlarla sevişmek, öteki de New Orleans ya da Duke Ellington’ın müziği. Geri kalan her şey yok olmalıdır, çünkü geri kalan her şey çirkindir(…)” .

Cazın Günlerin Köpüğü üzerine etkilerine dilbilimsel açıdan baktığımızda “jazz” sözcüğünün baskın harfi “z” ile yaratılmış –ki Fransızca’da ‘z’ harfi ile oluşan sözcük pek azdır – yeni kelimelerle karşılaşıyoruz. “Doublezone” yazarın yarattığı, para birimi yerine kullandığı kelimelerden biridir örneğin. Arkaik kelimelere yönelmiş olsa da, neolojizm Vian’ın doğaçlama cazı gibidir ve içinde “z” harfi geçen her kelimede sanki bize bu müziğin tınıları fısıldanır.

İşte bu yüzden ilk kez bir kitabı sessizliğe ihtiyaç duymadan yalnızca caz parçaları dinleyerek okudum. Öyle ki müzik bu kitabın her köşesine yerleştirilmiş. Daha ilk sayfadan hikayenin baş kahramanı Colin’in 1944 yılında çevrilmiş Hollywood Canteen adlı müzikal komedi filminin aktörlerinden Robert Hutton’a benzediğini; görkemli evinin, güneşi Louis Armstrong Caddesi’ne bakan tarafından aldığını öğreniyoruz. Sonrasında Colin’in en yakın arkadaşı Chick ortaya çıkıyor ve bu isim bize cazın yayıldığı şehirlerden Chicago’yu anımsatıyor. 1909-1939 yılları arasında yaşamış caz davulcusu Chick Webb ismi ise bir diğer esin kaynağı gibi göz kırpıyor.

boris-vian

Bir mucit gibi yeni sözcükler yaratan Boris Vian’ın “piyanokteyl”i notalara, ölçülere göre malzemeyi ve miktarını ayarlayan, çalındıkça kokteyl üreten kurgusal bir buluş. Colin kendisine Duke Ellington’ın The Washingtonians grubu ile 1927’de kaydettiği Black and Tan Fantasy adlı parçasını çalarak bir kokteyl hazırlıyor. Bu belki de kitabın fonunda hep çalması gereken ya da kitabın özeti niteliğinde bir parça. Seslerin çeşitliliği kimi zaman ağıtsal, kimi zaman yakarış içeren ve biraz hoyrat nitelik kazanarak Ellington stili bir ifadeyle ortaya çıkıyor. Başlangıçtaki uyumsuz piyano notaları bizi parçanın en sonunda Chopin’in Cenaze Marşı’na kadar getiriyor ve bu müzik, romanın ipuçlarını erkenden veriyor.

Colin Black and Tan Fantasy’nin sersemletici kokteylini içerken Chick, W. C. Handy’nin bestelediği aşk karanlığına gömülmüşlüğün parçası Careless Love’dan bir kokteyl yapıyor. Careless Love korkunç bir kokteyl oluyor, Chick ve kız arkadaşı Alise’in arasındaki ilişkinin habercisi gibi. Zira Chick için hayatta yalnızca Jean Sol Partre – ki bu karakter yazarın çağdaşı, varoluşçu düşünür Jean Paul Sartre’a bir göndermedir – ve onun öğretileri önemlidir. Jean Sol Partre, Vian vari bir harf oyunu ile yarattığı; bütün akımlara ve topluluklara bağlı, körü körüne bir öğretinin, ideolojinin etkisinde kalmaya başkaldırışını simgelediği karakter olarak ortaya çıkıyor.

Colin’in aşık olduğu Chloe, yine Duke Ellington’ın 1940’ta Chicago’da kaydettiği bir parça. Chloé ile ilk tanışmalarında Colin’in sorduğu ilk sorunun “Merhaba, Duke Ellington tarafından mı bestelendiniz?” olduğunu okuduğumuzda yazarın bu ismi tesadüfen seçmediğini anlıyoruz. Elbette Vian’ın Yunan yazar Longos’un III. yüzyılda yazdığı düşünülen aşk romanı Daphnis ile Khloe’den de etkilenerek Chloé ismini seçmiş olabileceğini göz ardı edemiyoruz. Diğer yandan Colin, Boris Vian’ın dile kazandırdığı bir diğer kelime olan “biglemoi” (bakbana) dansını öğreniyor bu parça eşliğinde. Vian bu dansı partnerler arasında çok az bir mesafe kalacak şekilde hafifçe dalgalanarak, hatta titreyerek dans etme esasına dayandırıyor ve daha erotik bulduğu boogie-woogie ritmleri ile karıştırılmaması gerektiğini vurguluyor. Raylar üzerindeki trenin çıkardığı ritmik seslerden gelen boogie-woogie’ye karşılık, biglemoi için Chloe gibi hüzünlü ve bir o kadar baştan çıkarıcı bir parça seçiliyor.

Hikayede geçen sorunlara düşsel çözümler getiren Boris Vian, akciğerinde nilüfer hastalığına tutulmuş Chloé’yi, Johnny Hodges ve Duke Ellington’ın 1945’te kaydettiği The Mood to Be Wooed parçasıyla iyileştirmeye çalışıyor. Akla herhangi bir müziğin insanda nasıl da ruhsal ve fiziksel değişimler yarattığı gerçeğini getiriyor yazarın bu çözümü.

Bireylerin tercihlerine göre müzik çözümü türlere, müzisyene, yapıldığı zamana göre değişkenlik gösterir. Burada seçilen kurtarıcı Duke Ellington ya da New Orleans müziğidir. Duke Ellington hiçbir zaman caz müzik yapmadığını, ‘Amerika’nın müziğini’ yaptığını söylese de; müziği temeli aslında hüznün müziği blues’a dayanan Afro-Amerikan kültürünün yansımasıdır. İki tip tasa vardır Ellington’a göre: Onunla ilgili bir şeyler yapılabilecek olanlar ve hiçbir şey yapılamayacak olanlar. İkincisiyle zaman kaybetmemek gerektiğini ileri sürüyor. Vian’ın gerçek dünyanın ağırbaşlı havası ve o dünyada var olan tabular karşısında bireyin özgürlüklerinin kısıtlanması tasası halledilebilir türden olacak ki bunu katı dil kurallarını bilinçli değişikliklerle yıktığı üslubuyla Günlerin Köpüğü’nde gerçek, gerçek-dışı boyutta uyguluyor.

11020013

Tartışma Alanı

“Çözüm Duke Ellington Müziği Olursa” için 1 Yorum yazılmış.


  1. Öncelikle kısa bir zaman önce büyük bir keyifle okuduğum ‘Günlerin Köpüğü’ üzerine yazılmış olan bu güzel makale için teşekkürler.

    ‘Günlerin Köpüğü’nü ne yazık ki Fransızca okuma şansım olmadı dolayısıyla Türkçe çevirisini okurken ‘jazz’ın ve müziğin tınısını duymadan ve kitabın aslından daha farklı bir kitabımı okuduğumun bilincinde olarak okudum. Fakat yine de bu kitap ben de daha farklı soruların uyanmasını sağladı. Kitabın içerisinde sürekli geçen ‘Jean-Paul Partre’ ile kitabın ilişkisini düşünmeye başladım. Jean-Paul Partre’e kitapta Jean-Paul Sartre’ın Boris Vian’daki yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Yani aslında Jean-Paul Sartre’ın ‘varoluşçuluk’ yorumunun temellerinden biri olan fikirlerin yaşanmış olan deneyimlerin bir ürünü olduğu düşüncesini Boris Vian kitabında kelime ve ses oyunlarıyla; ve aynı zamanda kendi deneyimlemiş olduğu jazz müziğini kitaba birebir yansıtarak ‘varoluşçuluk’un bu kitabın temel oturaklarından biri olduğunu gösteriyor. Fakat, kitabın konusuna bakarsak ‘Günlerin Köpüğü’nün ‘varoluşçuluk’felsefesini bir anlamda reddettiğini daha doğrusu ona başka bir yorum getirdiğini düşünebiliriz. Boris Vian, romanında aslında düşüncelerin ve algının olayları nasıl dönüştürdüğünü ve düşünce, algı ve olay arasındaki ilişkinin sürekli bir devinim halinde olduğunu gösteriyor dolayısıyla Jean-Paul Sartre’ın düşünce ve olay arasındaki tek yönlü ilişkisini komplikeleştiriyor. Chloé’nin ölürken geçirdiği süreç ve Colin’in bu durumdan duyduğu üzüntü etraflarındaki nesnelerin bile dönüşmesine sebep oluyor.Etraflarındaki herşey düşüncenin ve duyguların bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Boris Vian’ın , ‘Günlerin Köpüğü’nü ‘varoluşçuluk’ ve ‘fenomenoloji’ arasında kalan ara bir düşünceyle yarattığını daha doğrusu kitabın iki felsefik düşünce arasındaki ilişkinin ta kendisi olduğunu düşünebiliriz.

    Posted by mehtap | Ocak 30, 2010, 14:00

Bir Yorum Yazın



Fotoğraf Projeleri

Icon for Post #6225

Icon for Post #6225

Icon for Post #6225

E-mail Bültenimize Üye Olun

Email