Hemen her gün suçla, şiddetle bağlantılı görsellerle karşı karşıyayız. Napalm bombasından kaçan kız çocuğu ya da elleri arkasından bağlı genç bir adamın infazı çoğumuzun hafızasından çıkmayan imgeler. Peki, seyirciler olarak bu tür fotoğrafları nasıl algılıyoruz, nasıl yorumluyoruz? Bunlara nasıl tepki veriyoruz? Bu soruları ele alan ‘Photography and Atrocity’ (Fotoğraf ve Suç) başlıklı konferans bu yazı için çıkış noktamız. Fotoğrafçılar, akademisyenler, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar ve küratörleri bir araya getiren sempozyum, City University of New York (CUNY), University of Leeds, the National Museum of Photography, Film and Television (Birleşik Krallıklar) ve New York’taki International Center for Photography tarafından 2005 Aralık ayında CUNY’de düzenlendi. 2004′te vefat eden yazar, teorisyen ve aktivist Susan Sontag’a atfedilen bu sempozyumdaki konu başlıkları şunlar: ‘İkonlaşma: Suç fotoğrafları kamuya nasıl sunuluyor? Bu fotoğraflar nasıl ikonlaşıyor?’, ‘Suç ve bilgi: Suç fotoğrafları bize ne anlatıyor, ne anlatamıyor?’, ‘Suçu betimlemek mi indirgemek mi?: Fotoğraflara nasıl bakabiliriz ve en iyi ne şekilde tepki verebiliriz?’, ‘Tepki ve Sorumluluk: Suç fotoğrafları nasıl gösterilmeli ve kullanılmalı?’, ‘Arşivler ve Hafıza: Fotoğraflar basıldıktan sonra ne oluyor? Sanatçının sorumluluğu nedir?’.
Bikem Ekberzade ve Özge Ersoy ‘Fotoğraf ve Suç’ sempozyumunda yarım saatlik konuşma veren Samantha Power (d. 1970) ve Philip Gourevitch’in (d. 1961) fikirlerini tartışıyor. Önceki konuşmalarımızda fotoğrafçı ve süje üzerine yoğunlaştık; bu yazıda ise daha önce detaylıca değinmediğimiz bir konuyu, seyirciyi ele alıyoruz. Haftalık sohbetlerin arşivine buradan ulaşabilirsiniz.
Ö.E. Tartışmak istediğimiz iki kişi, iki farklı görüş var: Samantha Power ve Philip Gourevitch. Öncelikle kim olduklarına değinelim kısaca. Samantha Power Harvard Üniversitesi Kennedy School of Government’da İnsan Hakları profesörü; A Problem from Hell: America and the Age of Genocide kitabıyla Pulitzer Ödülü ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Derneği Ödülü almış bir yazar; 1993-1996 arasında Yugoslavya’da çalışmış bir savaş muhabiri; ve 2008 Kasım ayı itibariyle A.B.D. Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi. Power’ın konuşmasındaki en çarpıcı başlıklardan bir tanesi fotoğrafların belirsiz oluşu. Başka bir deyişle, fotoğraflar çekildikleri andan sonra, fotoğrafçının elinden çıktığı ve dolaşıma geçtiği noktada belirliliklerini, sabitliklerini kaybeder, diyor Power. Kendisi, 1992′de Bosna Savaşı sırasında görüştüğü Hırvat bir savaşçıyı örnek vererek devam ediyor. Katledilen Müslüman bir köydeki evlerin içlerini görüntüleyen bir grup fotoğrafı o sırada gazeteci olarak çalışan Power’a ‘kanıt’ olarak gösterirken adamın öne sürdüğü sav şu: Müslümanlar dağınıklar, tertipsizler, şüphesiz ki uygarlıktan çok uzaklar. Power şu yorumla devam ediyor: “bu adamın beyni öyle bir ideolojiyle yıkanmıştı ki fotoğraflardaki dağınık yatakların, temizlenmemiş bulaşıkların yanında yerde yatan cesetlerin, kendi askerlerinin katlettiği sivillerin bahsini dahi açmadı.” Bu savaşçı için fotoğraf şunu gösteriyor: öldürülmüş siviller önemli değil; burada Müslüman Bosnalıların öldürülmesinin meşru olduğunu gösteren ‘medeniyet eksikliği’ ön planda. İdeoloji fotoğrafların okunmasında büyük bir bariyer, diyor Power.
B.E. Fotoğraf belli bir zamanda bir insanın mekanik bir objenin limitasyonları çerçevesinde kaydettiği görüntüyü ileride bir zaman dilimine taşır. Bu görüntü ideal bir dünyada en saf şekliyle son kullanıcıya, okuyucuya ulaşsa da fotoğrafa yüklenen anlam kesinlikle tüketicinin kapasitesi ve eğilimi doğrultusunda olacaktır–bunun önüne geçemeyiz. Dorothea Lange’le ilgili konuşmamızda bahsettiğim gibi, fotoğrafçının işi asıl deklanşöre bastıktan sonra başlıyor. Fotoğraf zamanı dondursa da, gelecekte organik bir birim gibi yaşamaya devam ediyor.
Ö.E. Yukarıda görülen fotoğraf hakkında konuşalım mı? 1994′te New York Times’da yayımlanan bu fotoğrafın altyazısı fotoğraftaki askerlerin İsrailli, sivil olan genç adamın ise Filistinli olduğuna işaret ediyor. Biraz daha yakından bakıyoruz. Filistinli olduğu belirtilen sivil genç adam bir İsrail karakolundan ya da hapishanesinden çıkıyor; binanın basamaklarında duran İsrailli askerler sopalarıyla kendisini hedef alırken bazıları kıyafetlerini yırtacak şekilde kendisine müdahele ediyor, diğerleri ise duruma gülmekte meşgul. Eksik olan ise fotoğrafın bağlamı. Genç adamın kim olduğunu, ne yaptığını, neden ve ne zaman orada olduğunu bilmiyoruz. Bu fotoğrafı New York Times’da gören biri bu fotoğrafı nasıl okuyacaktır… New York Times İsrail karşıtı propaganda mı yapıyor? İsrailliler Filistinlilere karşı gereksiz şiddet mi uyguluyor? Bu adam mutlaka hak ettiği bir şiddete mı maruz kalıyor? Bu okumalar çoğaltılabilir. Power’a göre, önemli olan ’senin’ görüşün. Fotoğraf sabitlenmiş anlamlara sahip değil, çünkü bağlamı hiçbir zaman tam olarak bilemezsin. Ama bilebileceğimiz bir şey var, diyor Power, bağlam ne olursa nolsun karşı çıkmamız, kınamamız, tepki vermemiz gereken konular mevcut. Bu noktada ise sivillere uygulanan şiddeti meşrulaştırmak, normalize etmek ve hatta bununla eğlenebilmek kabul edilemez.
B.E. Power fotoğraflara yaklaşımdaki önyargıdan bahsederken kendisinin aslında bu önyargının bir parçası olduğunu unutuyor. Yukarıdaki fotoğraf hakkındaki düşünceleri bizlerle paylaştığı kadarı ile şöyle: genç bir Filistinli üstübaşı yırtılmış bir halde karakoldan çıkarken elinde sopalar tutan İsrailli askerler silahsız sivile yüzlerinde hiddet ve zevkle karışık ifadelerle vuruyorlar, bir kısmı da kenarda durmuş gülerek bu ‘meydan dayağına’ seyircilik yapıyor. İşte tam burada iş çetrefilleşiyor. Power Filistin/Israil anahtar kelimelerini kullandığında, hangi kampta olduğumuza bağlı olarak önyargımızı ister istemez tetikliyor. Akabinde bize bir meydan dayağına tanıklık ettiğimizi söylüyor, bizi yöneltiyor. Power burada fotoğrafı çeken kişi değil, yorumlayan kişi ve bizi de yorumuna dahil ediyor; fotoğrafı bizim adımıza okuyor ve belki de normalde bizim dikkat etmeyeceğimiz bölümlerine dikkat etmemizi sağlıyor. Örneğin, arka sırada gülen askerler olduğunu Power’ı dinledikten sonra fark ediyor bir kısmımız. Bu aslında fotoğrafa global baktığımızda gördüğümüz, ama fotoğraftaki süje fotoğrafın ortasında ve açık renkli bir odak noktası olduğu için dikkatimizi yoğunlaştıran ve periferide yaşananlar arasından hızlı/yüzeysel bir gözlemde bazılarımızın kaçırabileceği bir detay. Ama Power “hayır,” diyor, “işte buradalar, bakın gülüyorlar.” Burada bir şeylerin yanlış/kötü olduğunu ekliyor. Burada bir parantez açalım. Dikkatimizi bu detaylara çeken fotoğrafçının kendisi olsa idi, durum nispeten farklı olurdu. Neticede o olayın görgü tanığı olduğu için bizi saf/katıksız bilgiye ilk elden ulaştırmış olurdu. Ancak Power da burada bizler gibi bir izleyici. Onun bizleri yönlendirmesi de kendi eğitim ve eğilimleri çerçevesinde şekillenecek/şekilleniyor. Bu fotoğraf üzerine bir arkadaşı ile yemek yerken konuştuklarını ve arkadaşının “acaba içerik ne idi, genç adama neden sopalarla vuruyorlardı?” diye kanımca gayet yerinde bir soru sorduğunda da Power bu arkadaşı ile muhtemelen bir daha yemek yemeyeceğini, böyle bir sorunun sorulabilirliğini aklının almadığını söylüyor. Power bu durumda muhtemelen benimle de hiç yemek yemez. Bence bu Power’ın gerek Obama’nın basın danışmanı olarak gerekse de daha önceki gazeteci/yazar kimliği ile diğer birçok ‘Batılı’ gazeteciden önyargı konusunda ayrışamadığı nokta. Batı’nın önyargısı birçok geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkenin bugününü etkiliyor. Kanımca ağırlıklı olarak yanlış etkiliyor.
Sevdiğim bir arkadaşımın hatırlattığı bir söz vardır: “cehenneme giden yol iyilik taşları ile örülüdür.” Çok doğru. Power kendisini ‘iyi’ olarak ilan ediyor ve diyor ki “içeriği ne olursa olsun, savunmasız bir sivilin (ama unutmayalım, burada bu sivilin Filistinli olduğu bilgisine ve bu bilginin İsrail-Filistin ilişkilerini kabaca da olsa bilen hemen herkesin sahip olduğu önyargıya Power da sahip) karakoldan çıkarken sopalarla tehdit ve taciz edilmesi ve bunun gülünesi bir malzeme olarak algılanması yanlıştır; buradaki içeriği sorgulamaya gerek yoktur, bunu sorgulayan hiç kimse de benim arkadaş listemde olamaz.” Bence çok katı, çok radikal ve ‘iyi’ kanatta olduğunu savunan ancak sağlam önyargılarından hiçbir şekilde ödün vermeyen bir muhafazakar Power.
Ö.E. Bahsettiği arkadaşı Philip Gourevitch bu arada. Onun fikirlerine geçmeden önce, Power’ın kullandığı ‘caption writer’ (fotoğraf altyazısı yazarı) terimi hakkında ne düşünüyorsun?
B.E. Power yeni bir sektör üretiyor bence. Fotoğraf altyazısı fotoğrafçının sorumluluğudur, bu altyazının hazırlanışı uluslararası standartlara bağlıdır ve bu yazı faslını fotoğrafçı tarafından yapılması etik olarak, fotoğrafın anlamının çarpıtılmaması için elzemdir. Ne, ne zaman, nerede vuku bulmuş ve kimler kadraja girmiş–bunu masa başında oturan birisi değil fotoğrafçı bilir ve bu bilginin okuyucuya ilk elden ulaştırılması gerekir. Bir nevi Power gibi fotoğrafa gereğinden fazla anlam yükleyebilecek kişilere karşı önlem alabilmek için bu kuralın takip edilmesi bence çok önemlidir.
Ö.E. Samantha Power’a dair başka bir soru: kendisinin başka konuşmalarını dinledin mi? Sempozyumdaki sunumu benim dinlediğim ilk konuşması.
B.E. Power benzer tavrını Darfur konusunda da sürdürüyor. Soykırımın popüler bir kelime haline geldiği, olur olmaz yerlerde kullanılıp anlamının köreltildiği, yasal açıklamasının sabit kalıp algısının pervasızca genişletildiği ve buna bir avuç akademisyen ve hukuk adamı dışında (mevkiilerini tehlikeye atma pahasına) karşı çıkmadığı günümüzde, Power Darfur’da yaşananları gözünü kırpmadan “soykırım” olarak niteliyor. Bu çok önemli bir noktaya işaret ediyor. Power artık sıradan bir gazeteci değil; Amerika Başkanı’nın basın danışmanlığı rütbesi ile Beyaz Saray’da, ‘devlet erkanında’ yer alıyor ve tam bu noktada da kendisinin söylediklerinin ne kadar tehlikeli olabileceğini öngörmek çok da zor değil.
Darfur’daki durum uluslararası organizasyonlar ve basının tanım talepleri doğrultusunda basitleştirilemeyecek kadar karmaşık ve çok eskilere, farklı dinamiklere dayanıyor. Kabilelerarası savaşı, su yolları üzerine kontrolü (ve burada Power’ın şeytani varlıklar gibi tanıttığı Janjaweet’in de mensubu oldugu Um Jalul gibi göçer Arapların zarar görerek açlık sınırına gelmelerini), bu kontrol esnasında hükümet tarafından etnik kökenin politizasyonu sonucunda ortamın gerilerek safların da silahlanarak birbirlerini öldürmeye başlamalarını ve daha fazlasını içeren dinamikleri dile getirmek, Afrika’da kısmen basit çözümlerle ortadan kaldırılabilecek kronik problemleri tartışmak gerekirken, Darfur’u “soykırım” olarak adlandırıp, Batı basının da pazarlamasını soykırım kelimesinin seksapeline dayanarak yapmak, aslında oradaki şiddeti tırmandırmaktan başka bir sonuç doğurmuyor. Bakınız: Başir’in soykırım suçlaması ile Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tarafından tutuklama emrinin çıkarılabilirliği tartışılan günlerde misilleme olarak Darfur sınırları içinde yüzlerce sivil hayatını kaybediyor. Bu sivillerin ölümü ağırlıklı olarak hükümet tarafından artık eskisi kadar açıkça desteklenmeyen milislerce olabilir; bu durumdan Sudan hükümetinden kişiler ve belki de Başir’in kendisi birebir sorumlu olabilir. Ancak savcının sağlam delillere değil de söylentilere dayanarak hazırladığı zayıf bir suçlama, sadece soykırım suçlamasına dair bir tutuklama emri, bir savaş suçlusunun farklı şekilde yargılanabilirliğini yok ediyor. Oysa, Darfur örneğinde “Batı” soykırım kelimesini zorlamaktan vazgeçip, buraya gerçekte yaşandığı ve delillerin de gösterdiği gibi “etnik temizleme” tarzında bir suçlama getirse o zaman bazı adımlar atılabilir. Ama etnik temizlemenin soykırım kadar büyük bir seksapeli yok maalesef. Bu da bizlerin, izleyicilerin, şiddet eşiğinin nasıl tırmanmış olduğunun bir göstergesi. Eğer bir ırk yok ediliyor ise ancak yerimizden kalkıp bir şeyler yapmanın zamanı geldi diyoruz. Yoksa, bir kaç yüz bin kişinin hunharca katledilmesi, bir o kadarın ırzına geçilmesi, bunun devam etmesi, insanların kaçış rotalarında açlıktan ölmeleri, bizler için olağan sabah kahvaltısı haberleri. Power ve diğer bazı ‘farkındalık’ (advocacy) hareketleri de bunun farkında.
Ö.E. Philip Gourevitch’le devam edelim. Yazar ve gazeteci olan Gourevitch The Paris Review‘un editörü; aynı zamanda The New Yorker yazarı. İlk kitabı We Wish To Inform You That Tomorrow We Will Be Killed With Our Families: Stories from Rwanda Ulusal Kitap Eleştirmenleri Derneği Ödülü ve The Guardian İlk Kitap Ödülü’nü aldı. Afrika, Avrupa ve Asya’daki etnik çatışmalardan Rhode Island’daki yolsuzluklara kadar birçok konuda yazı yazmış olan Gourevitch’in son kitabı The Ballad of Abu Ghraib. Gourevitch’in problem edindiği konu şu: uluslararası insan hakları söylemi içinde boğulduk, her zaman kurban olanın tarafındayız diye garip bir genellemenin ortasındayız, her türlü şiddeti eşit seviyede görüyoruz. İlk örneği şu: 1994′de Ruanda’da Nisandan Temmuz ortasında kadar süren toplu kıyımlardan sonra bir gün bir trafik kazasıyla karşılaşıyor Gourevitch. Olay yerine vardığında yerde yatan adam kaza sonucu hayatını çoktan kaybetmiş. Gourevitch’in şunu söylüyor: şimdi bu adamın fotoğrafı çekilse fotoğrafın altyazısı ne olurdu? Arabanın camına kafasını vurduğu için başında kocaman bir kesik olan adam kolaylıkla machete’yle öldürülmüş bir soykırım kurbanı olarak görülebilirdi. Veya soykırım sonrasında kurulan hükümetin öldürdüğü bir kişi olarak lanse edilebilirdi. Burada Gourevitch’in vurduladığı noktada, bağlamından koparılan fotoğraf yoruma gereğinden fazlasıyla elverişli ve bu oldukça tehlikeli. Gourevitch’in yukarıdaki fotoğraf hakkındaki fikri de buna bağlanıyor. Buradaki Filistinli adamın ne yaptığını merak etmiyor musunuz, diye soruyor Gourevitch. Bir otobüs dolusu çocuğu mu katletti, yoksa lüks bir otel olan işyerine giderken mi tutuklandı ve İsrail Devleti’ne ait bir hapishaneye atıldı? Ne kadar öfkelenmek, ne kadar tepki göstermek istiyorsunuz, sorusunu ortaya atıyor kendisi. Savı ise farklı şiddetlerin bağlamını eşitlemenin yanlışlığı. İnsan hakları söyleminin ortodoksluğu bize depolitisize olmuş bir alan yaratıyor, her türlü acı çekmeyi eşitliyoruz; bunu sorgulamamız lazım ve baktığımız fotoğrafı anlamamız lazım, diyor kendisi.
B.E. Bu daha önceki söyleşimizde sana bahsettiğim sahipsiz kalan fotoğrafın ne kadar tehlikeli olabileceği olgusu. Seçim yapmak gerekirse ben sanırım ben Gourevich’in tarafındayım. Power ne kadar kendi kurallarına sadık, muhafazakar bir idealist ise Gourevich bana göre bir o kadar sağlam bir realist (muhafazakar idealist çelişkisinden kastım, kendi özgürlük tanımı içerisinde sadece ve sadece kendi kurallarını tanıyan, esnek davranmayan kişi). Gourevitch hikayelerin sadece siyah ya da beyaz olmadığının farkında. Birilerinin özgürlüğü için başkalarının kendi özgürlüklerinden ödün vermeleri gerektiği biliyor. İzleyicinin önyargı potansiyelinin de farkında ve bunun ne denli bir tehlike oluşturduğunu, gazetecinin rolünü ne kadar zorlaştırdığını öngörebiliyor. Power aslında “dayak yiyen Filistinli ise bu kabul edilemez, çünkü İsrail Filistin üzerinde tahakküm uyguladığı için baştan suçlu” derken Gourevich olaya bir gazetecinin bakması gerektiği gibi bakıyor; “şeytan ayrıntıda gizlidir” diyor. Ya bu ayrıntı karakoldan çıkan bir adamın Filistinli olmasından öte, onun bir ya da birkaç kişinin ölümünden sorumlu olması ise? Ya buradaki hikaye tarafların İsrailli/Filistinli olmasından ötede veya bunun tamamen dışında ise? Ya Janjaweet Sudan’da sivillere cehennemi yaşatırken, aynı cehennemi SLA ve JEM de göçer Arap kabilelerine yaşatıyorsa?
Ö.E. Seyirciye ne yapmak düşüyor peki?
B.E. Bizler bu detayların farkına varıp soru sormaya başlarsak, Power gibi gazetecilerin, kişilerin önyargılarına ya da önyargılı olabilme eğilimlerine güvenerek hikayeleri ’soykırım’ gibi sansasyonel kelimeleri rahatlıkla kullanarak manşete taşımaları zorlaşacaktır. O zaman okuyucu okuduğunu sorgulamaya başladığı için daha uzun ve daha detaylı, daha etraflıca analizlerin yapıldığı yazı dizilerini talep etmez mi? Gazetecinin işi (olması gerektiği gibi) zorlaşmaz mı? Gazetecilik adına daha iyi, daha düşünülmüş işler ortaya çıkmaz mı? Bence bunlar bu ikilinin konuşmaları sonucunda izleyicinin dikkatlice oturup, etraflıca üzerinde düşünmesi gereken konular. Artık izleyicinin en büyük sorumluluğu okuduklarını sorgulaması olmalı. Power gazetecinin/fotomuhabirinin bugününü anlatıyorsa, Gourevitch de bu mesleğin yüz yüze olduğu gerçekler karşısında geldiği noktadan yola çıkarak “buradan nereye gideriz”i soruyor bizlere. İyi de yapıyor. Zamanı gelmişti artık.

güzel bir yazı olmuş. O kadar hızlı yaşıyoruz ki artık. İnternet haberlerini okurken o fotoğraflardaki altyazıları bir çırpıda okuyup gerçekliklerini yada yazanın bakış açısını yorumlamak zahmetine katlanmıyoruz bile. bugünden itibaren buna dikkat edeceğim. ve sizin gibi ben de gülen askerleri görmedim. okuduktan sonra baktım. ben de Gourevitch gibi merak ettim fotoğrafa ilk baktığımda. o adam kim ve orada ne arıyor? birilerini mi öldürdü ama öldürse salıvermezler. belki basit bi suç işledi. bunun için mi coplanıyor. Ama o bi filistinliyse bu normal derken beynim yine o önyargıya geldi. israil canı ne isterse yapar çünkü o irail. neyse yazınız beni düşündürdü. çok teşekkürler