“Güzel sanatlar dişiyi bir meta-kadın olarak göstermeye çalıştığı her yerde, onu, oldum olası kusursuz, yanına yaklaşılması olanaksız görünen bir güzellik ideali olarak anıtlaştırmıştır. Sinemada bu anıt kadın, dişi/kadın yıldızın ‘ortaya çıkış’ tarzına karşılık gelir. Birçok filmde, o güzellik ideali meta-kadının seyircinin karşısına ilk çıkışında, bir tanrıçanın ‘ahali’ arasına karışmasını andıran bir tavır vardır. [...] Tıpkı heykellerde ve resimde olduğu gibi, dişi ilahın filmde ilk ortaya çıkışı, ikonografik bir donukluğun içinde bir tanrıçanın kendini insanlara ‘açma’ biçiminde gerçekleşir.” (1)

Gilda’da (Charles Vidor; 1946) Gilda karakterini ilk olarak kumarhanede, arkadan görüyoruz. Johnny onu fark ediyor ve berbere kim olduğunu soruyor. Fakat bu gizi uzun süre öğrenemiyoruz, Gilda, tanrıça edasıyla salonda dolaşıyor ve bu sahneden sonra, Johnny’nin, patronunun evinde, odada ilk kez Gilda’yla yüz yüze gelmesine kadar, bir daha görünmüyor. Odada, Gilda’nın yüzü (saçlarını savurarak başını yukarı kaldırdığında) kadrajı kapladığında, bu güzellik karşısında nefesimizi tutuyoruz ve bir süre donup kalıyoruz. (Bu donup kalma süresi seyirciye tanınıyor, Gilda hemen konuşmaya başlamıyor.) Sonra, filmin öyküsüyle Gilda biçimleniyor, ‘insanlaşıyor’ ve canlanıyor. Bu durum Pygmalion mitinin bir metaforu olarak görülebilir. Pygmalion, sevdiği kadının heykeliyle yaşamaktadır. Bir gün, heykeli öptüğünde, heykele dokunduğunda heykel yavaş yavaş ete kemiğe bürünür, Pygmalion’un dokunuşlarıyla şekillenir ve canlanır. Filmde de, soğuk ve donuk tanrıça Gilda’nın, bir erkeğin (filmin öyküsüyle Gilda’yı hareketlendiren, canlandıran yönetmenin) ona hayat vermesiyle insanlaştığını görüyoruz.
Dışarıda heyecanın, eğlencenin temsil biçimi karnaval var. İnsanlar maskelerini takıp, gerçekte olmadıkları kişiler olabilmenin rahatlığıyla dans ediyorlar. Gilda’nın hayatı da bir karnavala benziyor. Eğleniyor (?), rol yapıyor, kendisi olmayan bir kadının, şeytani cinselliği olan bir kadının maskesini taşıyor. Gilda, belli ki karnavalın arasında, ait olduğu yerde, eğlencenin ortasında olmak istiyor. Odada, içerde pencereyi açarak sesleri dinliyor. Johnny içeriye girdiğinde Gilda’dan pencereyi kapatmasını istiyor ve pencere kapandığında, sesler kesildiğinde ‘içerdekiler’ ve ‘dışardakiler’ ayrımı keskinleşiyor. Gilda içerde kapalı kalmış, kıstırılmış, Johnny tarafından bastırılmış oluyor. Aslında Johnny’nin bastırdığı, Gilda’nın cinselliği ve bunu kullanış biçimi. Öykü ilerlediğinde, bu baskı da büyüyor ve Gilda adeta, büyük bir şehirde, küçük bir odaya hapsedilmiş gibi yaşıyor. Birlikte olduğu erkekler Johnny tarafından ondan uzaklaştırılıyor, yalnızlığın içine hapsediliyor, her hareketi izleniyor ve cinselliğini yaşamasına, heyecan duymasına ve eğlenmesine izin verilmiyor. Johnny’nin –onu özgür bırakması için- ayaklarına kapanıyor ama baskı devam ediyor. Gilda’nın bastırılmaya çalışılan cinselliğinin sonunda patlayarak, müstehcenliğe ve teşhirciliğe dönüşerek geri döndüğü yer ise, Gilda’nın kendi kendini bir cinsel meta olarak erkeklere sunduğu striptiz sahnesi.
“Striptizin bir türlü gerçekleştirilemeyen –ama erkeğin burnunun dibinde her an gerçekleştirilmesi mümkün gibi onu tahrik edip duran- cinsel ilişkiye çıkardığı davet, görünürde her an el altında olan dişinin ‘kıvırtmaları’ ve son tahlilde bir türlü ele geçmezliği, erkeği zevkten kendinden geçirmeye yeter. [...] Striptiz’de erotik saldırganlık ile kadının sembolik olarak erkeğin isteğine boyun eğmesi arasındaki ilişki öylesine bıçak sırtı bir dengede tutulur ki, seyirci bir üstünlük, kadın karşısında erkekçe bir üst hiyerarşik konumda bulunma duygusunun hazzını bol bol çıkartabilir, hem de seyretmekten başka bir şey yapmak zorunda olmadığından, üstünlüğünün tehlikeye düşmesi de söz konusu değildir.”*(2) Bunu düşündüğümüzde, Gilda’daki striptizi izleyen erkek topluluğuyla Gilda filmini izleyen sinema seyircisi arasında bir paralellik kurabiliriz. (İdeal sinema seyircisinin erkek olduğunu kabul edersek tabii) Gilda, cinselliğini dansıyla sergilemeye başladığında, kendini erkeklerin önünde seyirlik bir nesneye dönüştürdüğünde, erkeklerin bunu zevkle seyretmek dışında bir şey yapmadıklarını görüyoruz. Burada sadece Gilda karakterinin değil, dönemin idolü Rita Hayworth’ın cinselliğinin de (sinema seyircisine) sunumu var. Gilda’nın teşhirciliği, cinselliğini adeta dayatması, önünde dansettiği erkekleri tamamen masum ve edilgen gösterecek kadar keskin. Aynı şey Rita Hayworth ve sinema seyircisi için de geçerli olduğundan, seyirciler röntgencilikle suçlanamayacaklarının rahatlığıyla –ama gizliden gizliye röntgenci konumuna getirilerek- seyretmenin keyfini çıkarabiliyorlar. Sinema da tıpkı strip-tease gibi ‘erotik eğlence’nin bir temsili olabilir. Sonunda Gilda, gerçek ‘sahibi’ Johnny tarafından cezalandırılıyor. (ünlü tokat sahnesi) Tek bir erkeğin mülkiyetinde olması gereken kadın, bu düzeni bozmaya kalkıştığında bedelini ödemek durumunda kalıyor.
Striptiz sahnesinde Gilda’nın söylediği Put the Blame on Mame, Boys şarkısı, bize doğa ve kültür ayrımını düşündürüyor. Deprem ve diğer doğal afetlerde kadının suçlanması, kadının doğayla (old mother earth) özdeşleştirildiğini gösteriyor. Doğurma yetisinin erkekte değil de kadında olması, egemen kültürün kadını doğaya, erkeği kültüre yakın göstermesini sağlıyor. Erkeklere ait bir kültürün içine giren ve aslında orada yeri olmayan Gilda, işleri karıştırmaya, bozmaya başlıyor ve yaptığı bu dolaylı etki, erkekleri birbirine düşürüyor, üstelik erkek egemen kültürün yarattığı kadın-meta imajını benimseyerek ve görünüşte bunu bir silah gibi kullanarak, bu kültürde tek başına bir yer edinmeye çalışıyor. (Tek başına, çünkü filmde temsili başka kadın karakter göremiyoruz, Gilda, erkek dünyasına girmeye cesaret eden tek kadın gibi görünüyor.)
Kadının cinselliği (kadın tarafından açıkça ve özgürce sergilenen), bir silah olarak görülüyor. Johnny’nin patronu, Gilda’nın kocası Barren, mülkiyetinde olan bıçağıyla tek başına iktidar ve güç sahibiyken, Johnny’i yanına alıyor ve üç arkadaş, güçlü bir portre çiziyorlar. Sonra, Barren’in mülkiyetindeki başka bir gücü görüyoruz: Gilda, Johnny ve Barren’in arasında, bıçağın yerini alan üçüncü kişi oluyor ve cinselliğini erkeklere (özellikle bu iki erkeğe karşı) bir silah olarak kullanıyor. Barren, filmin sonunda olduğu gibi, kendi silahıyla vurulmuş oluyor.
Put the Blame on Mame, Boys şarkısını Gilda’dan ilk olarak berberin yanında, gitarla hüzünlü bir şekilde duyuyoruz. Johnny, gelip susmasını istiyor ve şarkı kesiliyor, Gilda bastırılıyor. İkinci kez duyduğumuz yer ise strip-tease sahnesi. Gilda’nın bu iki hali arasında çok fark var. Femme fatale duruşunun aslında sadece rol olduğu, Gilda’nın mutsuz, çaresiz ve aşık bir kadın olduğu yönündeki başka ipucu da sigara konusu. Seksiliğinin, cüretkarlığının görsel açıdan tamamlayıcı unsuru olarak elinden düşürmediği sigarasını (yine) berber, mutsuzluğa ve çaresizliğe yoruyor. Femme fatale yalnızca bir rol, Gilda her şeyi Johnny’i kıskandırmak için yapıyor. Aslında sistemi bozacak, gerçek bir tehlike gibi görünen bu (görünüşte) bağımsız kadın, Johnny tarafından reddedildiği için böyle davranıyor, içinde gerçek bir kötülük, yozlaşmışlık, fettanlık yok. Sonunda Gilda’yı kapalı bir elbise içinde, Johnny’nin eşi olarak görüyoruz. Femme fatale dizginlenmiş, evcilleştirilmiş, her şey yerli yerine oturtulmuş oluyor, üstelik Gilda bu konumundan çok mutlu, asıl istediğine (tek eşli, ‘düzgün’ bir eş olmak) ulaşmış oluyor. Erkek egemen kültürde bir tehdit rolu oynamayı bırakıp, bir kadın olarak kültürdeki ait olduğu yeri almış oluyor.
Kaynakça:
(1) Bernhard Roloff-Georg Seesslen, Erotik Sinema, (Alan Yayınevi, 1996), 106.
(2) A.g.e, 114.
1946 yılında çekilmiş olan “Gilda” üzerine yazılmış bu değerlendirmeyi okuduktan sonra elimde olmadan 2009 yılında sansasyonel bir şekilde gösterime giren Lars Von Trier’in filmi”Antichrist”i düşünmeden edemedim. “Gilda”da erkek egemen bir toplumda kadının “cinselliği” ve “doğal”lığı kültür/erkek tarafından kontrol edilmesi ve eğitilmesi gereken bir kadın sunarken “Antichrist” ile sanıyorum Lars Von Trier bu bağdaştırmayı(kadının doğa ve büyücülükle olan ilişkisi, hayvansal davranışları) kabul etse de doğa ve kültür arasındaki bu güç ilişkisini basit bir “eğitim” durumundan çıkarıp bu ilişkiyi tersine çevirmeye çalışıyor. “Gilda”da izleyicinin zevk aldığı cinsellik “Antichrist”daki vahşi pornografik görüntüler ile “hayvansal bir davranış” olarak algılanıyor ve izleyici bunun bir parçası olmaktan kaçıyor ve büyük bir rahatsızlık duyuyor.”Antichrist” üzerine yazılmış çok fazla bir değerlendirme yok henüz ve olanlar da genelde derinlemesine olmayan değerlendirmeler bu film ile ilgili bir değerlendirme yazısı çok faydalı olabilir.
Filmi henüz izlemedim ama “Antichrist” kavramının çıkış noktasının paganizm olması (paganların hıristiyanlara karşı takındıkları “tavır”-günümüzde İskandinav black metal’inin de temeli) ve İskandinav kültüründe paganizmin yeri,”hayvansal davranış”ları açıklayabilir. “Rahatsız edici” mi, onu bilmiyorum, görmedim…:)
“Odada, Gilda’nın yüzü (saçlarını savurarak başını yukarı kaldırdığında) kadrajı kapladığında, bu güzellik karşısında nefesimizi tutuyoruz ve bir süre donup kalıyoruz. ”
yukarıda sözü geçen sahnenin videosu;
http://www.facebook.com/video/video.php?v=706583379172
“Every man I knew went to bed with Gilda… and woke up with me.”–Rita Hayworth