Bu yazı, Mimarlık 21 dergisinin Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanacaktır.

Görsel, Ezri Tarazi’nin serginin girişine yerleştirilen çalışmasıdır.
Design for a Living World (Yaşayan Bir Dünya İçin Tasarım) sergisi, 14 Mayıs’ta New York’taki Cooper-Hewitt Ulusal Tasarım Müzesi’nde açıldı. Grafik tasarımcı Abbott Miller ve Cooper-Hewitt’in güncel tasarım küratörü Ellen Lupton’ın birlikte oluşturdukları sergiyle, The Nature Conservancy (Doğayı Koruma Teşkilatı) tarafından gerçekleştirilmiş projeleri müze mekanında hayata geçirilmesi amaçlanmış. İlk kez Cooper-Hewitt’te sergilenen çalışma, Amerika’nın farklı yerlerinde sergilenecek.
Malzemelerin geri dönüşüm süreçleri ve doğayı koruma konusunda tasarımın rolü üzerine yoğunlaşan Design for a Living World için 10 tasarımcı çalışmış. Sürdürülebilir bir yöntemle bulunan ve toplanan malzemelere dikkat çekmeyi amaçlayan proje, hem tasarımın doğal kaynakları korumak için ne kadar merkezi bir rol oynadığının altını çiziyor, hem de teşkil ettiği örnekle teşvik edici ve yol gösterici bir rol üstleniyor.
Projeler arasında alıştığımız ya da varlığından haberdar olduğumuz malzemelerin yeniden yorumlanarak gündelik hayatta kullanılabilir hale getirilmesini sağlayanlar, ilgi çekiciydi.
Ezri Tarazi’nin bambu mobilyaları, bu malzemeye yepyeni bir tanım getiriyordu. Çin’in Yunnan bölgesinde bambu ile “deneyler” yapması istenen Tarazi, bambu çubukları birleştirerek daha büyük yapılar oluşturmak yerine metal bağlantılar kullanarak çubukların her birinden ayrı bir yapı oluşturmuş. Bambunun ince ve uzun yapısını tasarımının merkezine oturtan Tarazi, toteme benzeyen mobilyalar ortaya çıkarmış. Tasarımcı, bambuyu bir yüzey olarak değil kendi başına kullanarak oluşturduğu her biri işlevsel olan bu “yapı”larla bambunun göz ardı ettiğimiz yönlerini öne çıkarmış. 20 yıllık bir ağacın boyuna, üç yılda gelen bambunun kendine has oluklarını da tasarımında kullanan Tarazi’nin ürettiği “totem”ler, bilgisayar masası, dergilik, ses sistemi gibi işlevleri karşılamanın yanı sıra, görsel olarak da çok çekici. Yalın bir görselliğe sahip olan bu nesneler, hem işlenmemiş bambunun yüzeyinden dolayı doğal bir görüntüye sahip, hem de metal kullanımı sayesinde günümüzdeki bir şehir evine ait gözüküyor. Tarazi’nin çalışması, projenin amaçları ve üretilenin gündelik yaşama uygulanabilirliği bakımından Design for a Living World’ün en başarılı çalışmalarından.
Isaac Mizrahi’nin somon derisinden yaptığı giysi tasarımı da işlevselliği ve dünyada var olan malzemeleri yaratıcı bir şekilde yorumluyor. Gıda endüstrisinin ürettiği atığın moda başlığı altında hammadde olarak kullanımının, Mizrahi’nin çalışmasındaki bir mizah öğesi olduğunu düşünüyorum. Balık derisinin bir parçası haline geldiği Mizrahi tasarımı, hem tüketici toplumu bir anlamda eleştiriyor, hem de modayı tüketirken bile çevreye katşı bilinçli olabileceğimizin altını çiziyor. Bu proje için Alaska’da çalışan Mizrahi, bir yan ürün olan somon derisini Paris’teki bir zanaatkâra yollayarak payetlere dönüştürtmüş. Bu payetlerden kısa bir elbise, yerlere kadar uzayan bir ceket ve açık bir ayakkabı yaratan Mizrahi, somon derisinin doğal rengini kullanarak hafif parıltılı, ışığı yansıtan, doğal bir görünüm yakalamış. Işığın altında parıldayan ve modaya özgü, işlenmiş ve kusursuz bir görüntüye sahip olan payetler, malzemeyi doğal haliyle kullandığından ötürü, projenin ana fikrine Tarazi’nin bambu mobilyalarından çok farklı bir biçimde dikkat çekiyor.
Proje için çalışan tasarımcılardan Paulina Reyes. Modayı ve malzemeyi Mizrahi’den çok farklı bir şekilde yorumluyor. Bolivya’daki oymacılarla çalışan Reyes, yerel olan ağaç türlerinin doğal renklerini ve desenlerini kullanarak Kate Spade için çantalar tasarladı. Palmiye yapraklarını ve başka yerel bitkileri tasarımlarının bir parçası haline getiren Reyes, hem Bolivya’daki zanaatkarlarla çalışarak onların tekniklerini öğrendi, hem de Bolivya’da geçirdiği süre boyunca etrafındakilerle fikir alışverişinde bulunarak kendi tasarımının ve düşüncelerinin değişmesine izin verdi. Doğal malzemelerin bir anlamda tasarıma hükmettiği çantaların her biri çok farklı ve tasarımcının geçtiği bu süreci yansıtıyor. Yerel estetik anlayışı ile Reyes’in vizyonunun birleşmesi ise bu projenin öngördüğü ve desteklediği bir sonuç.
Cooper-Hewitt’in ikinci katında her tasarımcıya bir oda ayrılmış ya da işleri bir diyalog içerisinde olan iki tasarımcı bir araya getirilmiş. Proje çerçevesinde tasarımcılarla birlikte seyahat eden foto-muhabirler ve kameramanlar, sürecin her adımını belgelemişler. Sergide büyük paneller halinde kullanılan bu fotoğrafların maalesef işe yaramadığını düşünüyorum. Tasarımcılarla yapılan söyleşilerin yer aldığı videolar ise ürünlerin yanında sergilenerek projenin sürecini yansıtıyor olduğundan serginin en önemli öğeleri. Design for a Living World inanılmaz heyecan verici, örnek alınması gereken bir proje. Sergideki bu projelerin büyük parlak fotoğraflar olmadan da izleyicide hayranlık uyandırabileceğini düşünüyorum
Tartışma Alanı
““Yaşayan Bir Dünya İçin Tasarım”ın 10 Yorumu” için 0 Yorum yazılmış.