

Episode III: Enjoy Poverty (Üçüncü Bölüm: Yoksulluğun Keyfini Çıkar) (2009, 88 dk) Hollanda asıllı sanatçı Renzo Martens’in (d. 1973, Sluiskil) hararetle tartışılan yeni işi. ‘Bir film triptiği’ olarak tanımlanan serinin ikinci çalışması Üçüncü Bölüm: Yoksulluğun Keyfini Çıkar’da sanatçı Kongo’ya uzanıyor ve Batı Avrupalı veya Amerikalı kurumlar tarafından görüntülenen, sergilenen ve dağıtılan yoksulluk ve sefalet fotoğraflarının Kongo halkınca kullanılabilecek ekonomik getirisi yüksek bir ‘servet’ olarak tanımlıyor. Triptiğin ilk çalışması 1. Bölüm (2003, 45 dk) ise Çeçenistan’daki mülteci kamplarında geçiyor. Martens, Birleşmiş Milletler çalışanlarının ya da mültecilerin konu edildiği, görmeye alışkın olduğumuz sahneleri değil de, kendisini derin bir aşk yarası almış, ilgiye muhtaç genç bir adam olarak gösteriyor. Kendisini filmin odağı haline getiren Martens, bölgenin sosyo-politik durumu göz önüne alındığında son derece rahatsız edici röportaj soruları soruyor: ‘Benim hakkımda ne düşünüyorsunuz, sizce güzel bir adam mıyım?’
Gevezeliğinden ve merakından ödün vermeyen iki kişi. ‘Un-orthodox’ fotomuhabir Bikem Ekberzade ile teziyle boğuşan Özge Ersoy haftalık olarak BoltArt okuyucularıyla paylaşacakları sohbetlerinin ilkinde Üçüncü Bölüm: Yoksulluğun Keyfini Çıkar’ı tartışıyor.
Ö.E. Öncelikle, filmi seyrederken çok sinirlendiğimi söylemek istiyorum! Filmi özetlemeye çalışayım. Renzo Martens Kongo’ya seyahat edip yoksullukla boğuşan bir köye kendini tanıtıyor ve şunu diyor: “Arkadaşlar, yoksulluğunuz ve sefaletiniz aslında bir servet! Batı Avrupalı ve Amerikalı birçok gazeteci ve haber ajansı sizin üzerinizden para kazanıyor. Halbuki siz kendi sefaletinizi fotoğraflayabilirseniz kendinizi rahatlıkla geçindirebilirsiniz!” Film boyunca bu grubu eğitmeye çalışıyor Martens. Beraber çekimlere gidiyorlar; hasta veya ölüm eşiğindeki bebekleri kıyafetlerini çıkarıp fotoğraflıyorlar; fakirlik içinde yaşayan Kongoluları “en dehşet verici, en korkunç, en acımasız” karelerde yakalamaya çalışıyorlar. İş fotoğrafları satmaya gelince ise, aldıkları olumsuz cevaplardan sonra Martens “misyonundan” vazgeçiyor ve “kendi sefaletinizi kendiniz görüntüleseniz dahi kaybedeceksiniz,” diyor, “çünkü siz kaybetmeye mahkumsunuz.” Sistemin nasıl kurulduğuna değinen Martens, “sefaletinizle görünür olmanız sizin dışınızdaki kaynaklar tarafından mümkün kılındığında o fotoğrafların değeri var,” diye ekliyor. Mağlubiyetle sahneyi terk ediyor Martens. Sanatçının kendisini filmin odağı haline getirmesine, ele aldığı konuya ve insanlara dalga geçercesine yaklaşmasına ve katlanılmaz kibirine tepki duyarak seyrettim filmi. Ailesine yemek satın alacak kadar para kazanamayan bir babaya “hiçbir şey değişmeyecek, yine böyle fakir kalacaksınız” demesine, diyaloglar önceden hazırlanmış olsa dahi ölüm eşiğindeki çocukların fotoğraflanmasına aracı olmasına, bulduğu bir farenin etini yemeye çalışan bir çocuğu (bana göre acıma veya kızgınlık uyandırması için) görüntülemesine ve filmin sonunda hasta olacaklarını bile bile doğru düzgün beslenmeyen çocuklara etli-sebzeli yemekler verip çocuklardan birinin göğsüne Avrupa Birliği logosunu iliştirmesine, kısacası kendine ve bağrından kopup geldiği sisteme dair sinisizmini Kongolular üzerinden ifade etmesine sinirlendim. Sinema salonunda ışıklar açıldığında aklımda sadece etik kavramı ve sanatçının ahlaki değerleri vardı. Halbuki film asıl bu noktada karmaşıklaşıyor.
B.E. “Benim fikirlerim sanattır,” diyor Martens. Klasik ’sanatçı’ egosunu bir kenara bırakırsak şu söylediği çok önemli: “Batılı gazeteciler, sivil toplum kuruluşları, Médecins Sans Frontières gibi kurumlar Kongo gibi ülkelere gittiğinde üretilen ve tekrarlanan söylemi ben bir performans olarak yeniden yaratıyorum. Bu kurumlar bu söylemi kullanarak tahakkümünü güçlendirirken, özellikle görsel malzemelerin satışı üzerinden Afrika’daki yoksulluğu besliyor.” [1] (tercüme Ö.E.) Tabii ki oku/aynayı Martens’in kendisine çevirip sormak da mümkün. “Peki sen onların sömürüsünü bahane olarak kullanıp bu durumu işinde sömürmüyor musun” diyerek polemik yaratmayı seçmek yerine, belki de bunun üzerinde daha fazla düşünülmeli. Bence hemen kızma. Biraz radarımıza alalım. İşi beni sinirlendirmedi. Sadece samimiyetinden şüpheliyim. Eğer samimi ise bence çok doğru sorular soruyor.
Ö.E. Birçok konuya giriş yapıyor film. Birleşmiş Milletler jiplerinin güvencesindeki barış güçlerinin altın madeni çıkaran uluslararası bir şirketin güvenliğini sağladığını görüyoruz. Uluslararası şirketler tarafından koruma altına alınmış alanlardan altın madeni çıkarmaya çalışan ‘asi’ Kongoluların cesetlerini fotoğraflayan ‘Batılı’ fotomuhabirleri seyrediyoruz. Sosyal yardım işçilerinin yemek ve acil yardım malzemeleri dağıtırken “gülümseyin” deyip fotoğrafladığı, tabir yerindeyse ‘mutlulukla belgelenen’ Kongoluları izliyoruz. Evet, sefalet ve yoksulluk kalıcı olmaya devam ediyor, ama daha da enteresanı, buna karşı verilen ’savaş’ yine ekonomik olarak gelişmiş ülkelerdeki kaynakların elinde dönen bir endüstri haline gelmiş durumda. Renzo’nun mesajı oldukça açık aslında.
BE. Tabii ki. Gelişmiş ülkedeki lise öğrencisi harçlığından artırdığı 10 doları BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne bağışlıyor ve o 10 dolar aç bir insanı doyurmaya gidemeden üst düzey bir BM çalışanını ailesi ile birlikte Business Class proje bölgesine uçurmak için alınan uçak biletinde kaynayıp gidiyor. Yabancılar ve yerel sivil toplum kuruluşları çalışanlarının maaşları arasında minimum 10 kat fark varken, bir ‘operasyonun’ harcaması milyon dolarlarla ölçülürken Birleşmiş Milletler’in ve STK’ların ticari sektördeki gibi hareket etmesi kaçınılmaz. Ve tüm bunların üzerine bölgeye ‘acıyan’ gözlerle gidip, Martens’in tabiri ile “kolu bacağı kopmuş insanlara kendilerini nasıl hissettiklerini soran gazeteciler”…
Ö.E. Belki sefaletin fotoğraflanması ve en şoke edici fotoğrafların en çok para etmesine de değinebiliriz. Bir Kongo vatandaşı komşusunun sefaletini fotoğrafladığında yine başkasını sömürerek para kazanıyor olmuyor mu? Bu sefaletin görüntülenmesi bir Fransız yerine bir Kongolu tarafından yapıldığı zaman daha mı meşru?
B.E. Değil. Bu kadar basit. İhtiyacımız var mı? Var. Bu fotoğraflar istesek de istemesek de tüketim malzemeleri. Ama bir şeyleri değiştirdikleri de oluyor. Yiğidi öldür hakkını yeme misali. Kosova savaşını örnek alalım. Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) bir STK gibi çalışarak basına sızan tüm malzemeleri propaganda aracı yapmayı başardı. Basın Balkanlardan sızan görüntülerle doyum noktasına ulaşınca da uluslararası müdahale çabuklaştı ve bir Bosna Hersek daha yaşanmadı. Sonra herkes bölgeden çekildi. Hikaye unutuldu. Kosova tam da yardıma ihtiyacı olduğu sırada bir başına bırakıldı ve hala bir ülke olabilmiş değil. Çekirge sürüleri gibi Kosova’yı tükettik. Ruanda’yı, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ni, Irak’ı, Afganistan’ı tükettiğimiz gibi. Martens bize bunu hatırlatıyor bir bakıma.
Ö.E. Filmden ilk çıktığımda “fotoğrafların kullanımı, sefaletin fotoğraflandığı zaman para getirmesi ve sürdürülebilirlik üzerinden düşüneceksen ve düşündüreceksen insanları rencide etmeden bunu başarabilir misin” diye sormuştum kendi kendime. “Bu film salt kibir kokuyor, görmesi çok da zor olmayan bir mesajı kullanmak için insanları malzeme ediyor” demiştim. Ancak Martens’in sanatçı olmasının getirdiği çok önemli bir durum var. Bu film, salt belgesel olarak sunulsaydı 10. dakikada salonu terk edebilirdim ben—dayanılmaz bir şekilde ben-merkezci, kibirli olduğu ve görüntülenenleri (performansçıları?) ve de Martens’in sinisizminden haberi olmayan çocukları kullandığı için. Ama Martens bu film bir ‘sanat işidir’ diyerek belgesel ve kurgu arasındaki tam tanımlanamayan, bulanık alanı hedefliyor. Varsaydığımız kurgu ve bazı sahnelerin önceden hazırlanmış oluşu düşündürüyor beni. Bu yüzden sanatçı kimliğini araya sokması oldukça önemli.
B.E. Adam kaçmıyor. Tam tersine, hedef olmaktan son derece memnun. Bence bu da sanatçı ve ego olayını pekiştiriyor. Filmin bazı bölümlerinin kurmaca olup olmaması bence çok önemli değil. Neticede en başından bunun bir belgesel olmadığını anlıyor seyreden. Çok fazla enteraksiyon var ve ‘belgesel’ havasında yapılmış da olsa, ortak kanı, seyir sürecinde bunun bir ‘deneme’ (sanat terimi) olduğu yönünde olacaktır. Burada beni de rahatsız eden adamın kibiri. Ama filmden ziyade, sonrasında yaptığı yorumlardan, röportajlardan bahsediyorum. Bence ‘iş’ bu kadar önemsenmemeli. Konu, yani fakirlik önemsenmeli. İş sadece onu anlatmaya yarayan bir araç. Sadece öyle kalmalı. Filmdeki kibir öğesi bir ‘numara’ ise, o vakit çok başarılı. Nitekim Üçüncü Bölüm Batı’nın ‘gelişmemişe’ bakış açısını yansıtıyor. Bu çok önemli. ‘Gelişmişin’ ‘gelişememiş’ üzerine ve onun adına aldığı kararlarda hep bu kibir var. Anlamaktan ziyade yargılamaya çok hazırız. Martens de bunu yapıyor zaten. Batılı bakış açısı ile Kongo’nun kalkınması için bir fikir geliştiriyor (‘Açlık fotoğraflarını pazarlayın!’), sonra bunun işlevsizliğini keşfediyor (‘Ancak siz malzeme olunca ve ‘Batılı beyaz adam’ sizi görüntüledikçe bunlar satıyor! Siz çekince satmıyor.’) ve çıkış noktasına geri dönüyor. Bu Afrika üzerine yapılan tüm uluslararası anlaşmalarda karşımıza çıkan bir durum. Son kitabımda ben de bunu farklı bir şekilde işliyorum. Çözümsüzlüğü üretenler bizleriz aslında. Kısaca, Martens Afrika’yı tanıyor. Afrika’ya ve orada yaşananlara yabancı değil. Kronik problemlerin ve bu problemleri çözmek için gelenlerin problemlerin asıl sebebi haline dönüştüğü kısır döngüyü de yakından biliyor, bunun farkında ve muhtemelen bunun bir parçası. Filmdeki agresif yaklaşım ve kibir bunun bir şekilde dışa vurumu.
Ö.E. Katılıyorum dediklerine. Martens bir anlamda Batı’nın yaptığına eleştiri getiren ve Kongolulara çözüm sunmaya çalışan (yine) bir Avrupa kibirliliğini yansıtıyor. Ama bir de şunu soralım: nerede, ne şekilde gösterildi bu film? Manifesta7’de sadece güncel sanat izleyicisine sunulduğu bir gerçek. Ama sonrasında belgesel film festivallerinde de yer aldığını okudum. Buna bağlı olarak, böyle bir filmi sanat işi olarak tanıtmanın getirdiği olumsuzluklar nedir? Örneğin, konu çok büyük olsa da filmi kendi etrafında dönüyormuş gibi çektiği için Martens’e Nietzsche’ci bir Romantiklik yakıştırılıyor. Kameranın odağında olmasıyla, film boyunca gazeteci, film yapımcısı, sanatçı, misyoner gibi birçok farklı role bürünmesiyle, hikayenin giriş-gelişme-sonucunun onun üzerinden kurgulanmasıyla bağlantılı bu. Açıkçası ben çok ikna olmuş değilim bununla.
B.E. Bence kibiri provokatif bir öğe olarak öne çıkıyor. Kötü reklam yoktur aslında, der gibi. Belki o provokasyon olmasa izleyici bir süre sonra bu filmi de diğer belgeseller arasına koyup beyin çekmecelerinden birine tasnifleyecek. Afrika’ya kimler gitti, kimler. Madonna’nın bile bir filmi yok mu? Bak unutmuşum ve ancak şimdi, Martens’in işinin doğurduğu beyin fırtınasında aklıma geldi. Yoksulluğun Keyfini Çıkar‘a dönersek, bu filmdeki ukala yaklaşım ve bunun bizde uyandırdığı rahatsızlık, fakirlik gibi ’sosyal’ bir probleme getirilen alaycı bakış, aşağılama sayesinde aslında birçok duygusal/aktivist filmi sonrasında yemek üzerine tartışabilecekken, Martens’in filmini miden sinirden düğümlenmiş şekilde irdeliyorsun. Bu adam ya farkında olarak (o zaman bir dahi) ya da farkında olmayarak bir aktivist. Tabuyla oynuyor. Fakirlikle dalga geçmek, açlıkla ölümle alay etmek tabu, ama fakirliğin, sıtmanın, açlığın çözümü varken, bunları durduracak güç elimizin altında iken, biz seyretmekle yetiniyoruz. Martens aslında bizimle alay ediyor. Bizi kızdıran da bu. Bir röportajından alıntı: “Filmde bir karakteri, ama aslında kendimi canlandırıyorum. En gerçekçi ve en samimi şekilde bizi temsil etmeye çalıştım. Bu şu anlama geliyor: [Kongolularla] biraz ilgileniyorum, ama çok değil. Biraz aptal olduklarını düşünüyorum, yoksa bu kadar fakir olmazlardı ve belki de bizi sömürgeleştirirlerdi. Bono ve Madonna Afrika için şarkı söylüyorsa ben de aynı şeyi yapabilirim. Onlara yardım etmek istiyorum, ama satın aldığımız ürünlerin fiyatlarının artacağı anlamına gelmemeli bu. Durum böyleyse biraz fakir olmalarını tercih edebilirim. Gerçekçi olmak için, Renzon Martens isimli insanı tam olarak yansıtmam gerekiyordu. Yani evet, ben kendimi canlandırıyorum.” (tercüme Ö.E.) [2]
Ö.E. Bu arada bu bir Inti Films prodüksiyonu ve şirketin web sayfasında Renzo Martens’in Üçüncü Bölüm’ü ‘yaratıcı belgesel’ (creative documentary) olarak tanımlanıyor. [3] Ne dersin?
B.E. Filmin internet üzerinden yayılımında ve basında bahsediliş şeklinde tek rahatsız eden şey çalışmanın bir ‘belgesel’ olarak adlandırılması. Ancak bu tamamiyle sanatçının suçu değil. Sadece çalışmayı bir gerçekliğe oturtma ihtiyacı hisseden seyircinin veya eleştirmenin bu işe bir meşruiyet kazandırma çabası. Yersiz ve gereksiz bir çaba bence. Zaten kuvvetli bir iş bu. Belgeselin dokunulmazlığından ziyade bu işi enteresan yapan onun ‘dokunabilirliği.’ Şunu hatırlayalım: bu bir film. Belgesel formatında çekilmiş deneysel bir film. Bir performans belki. Kesinliği tartışılır bir tezi savunuyor. Mevcudiyeti kesinleşmiş bir durumu araştırmıyor veya belgelemiyor. Bir katalist (sanatçı) ortama giriyor ve ortalığı karıştırıyor. Tabuyu kurcalıyor, seni beni rahatsız ediyor, alıştığımız kurulu düzeni alt üst ediyor ve aslında bizim de varlığından haberdar olmadığımız ya da mevcudiyetini kabullenmediğimiz önyargılarımızı yüzümüze vuruyor.
Ö.E. Bu arada filmin kendisinden ziyade filme yapılan eleştirilere takılıp kaldım ben. Konuya, Kongo’daki sefaletin görüntülenmesi üzerinden dönen büyük sermayeye değinmeden Martens’i Guy Debord’un başını çektiği Sitüasyonistlere bağlamak ve filmdeki karakteri ‘psychogeographer’ kavramı üzerinden açıklamak, elle çekilen kamera görüntülerini yalnızca üzerinde sinek uçuşan cesetleri LIFE Magazine estetiğiyle görmenin önemine bağlamak, filmi Sauper’in Darwin’s Nightmare‘i ya da Greg Barker’ın Sergio filmi üzerinden okumak bana batıyor sanırım. Sonuçta Martens filmini ’sanat’ olarak tanımlıyorsa, bu yorumlar caiz. Ama bence çok yetersiz. Çok hassas bir konuya değiniyor Martens, hem de büyük bir cesaretle. Ama sonrasında herhangi bir sanat işine yapıldığı gibi ucu açık çapraz okumaları görmek beni afallatıyor sanırım. Bu da benim güncel sanat işlerinin dönüştürücü güçteki tartışmaları mümkün kılmasına dair inancıma bağlanabilir. Film bu kadar kuvvetliyse, yorumlar da tepkiler de kuvvetli olmalı, can alıcı olmalı, ses getirmeli, diyorum kendi kendime. Ancak yetersiz ya da daha ziyade eksik olduğunu söyleyebileceğimiz bu yorumlar filmi ’sanat işi’ diye tanımlamanın bir sonucu sadece. Hem iyi, hem dayanılmaz derecede can sıkıcı bence bu durum.
B.E. Can sıkıcı olması konusunda bence de haklısın. Aslında burada endişe duyması gereken Martens’in kendisi. En azından ben onun yerinde olsam duyardım. Her eleştirmen duyduğu rahatsızlıkla (ve suçlulukla, çünkü basının bize sunduklarını sorgulamadan tüketen ve bilgi sahibi olup da bir şey yapmamayı seçenler, yani suçlular biz oluyoruz) doğru orantıda onu yücelttikçe Martens’in düşme şansı ya da düşeceği mesafe artıyor. Bir sonraki işi üzerinde büyük bir baskı oluşuyor. İkinci Bölüm (neden önce Bir ve Üç, sonra İki, tartışılır) ya da ondan sonra gelecekler, sanatçının sürekliliği, işlerinin kalıcılığı merak ediliyor. Martens vesveseli bir tipse yandı.
Notlar:
[1] http://www.artslant.com/global/artists/rackroom/39542
[2] http://www.nisimazine.eu/Renzo-Martens.html
Film hakkında detaylı bilgi:
Yorumlar ve eleştiriler:
http://stillinmotion.typepad.com/still_in_motion/2009/05/renzo-martens-macabre-passion-play.html
http://www.artinfo.com/news/story/29132/renzo-martens/
http://www.frieze.com/issue/review/renzo_martens
http://utopiaparkway.wordpress.com/2009/05/13/day-13-renzo-martens/
http://www.unpackingdevelopment.com/2009/05/13/enjoy-poverty/
http://anlandastudio.ning.com/profiles/blogs/enjoy-poverty-renzo-martens
http://annajenkinson-culture.blogspot.com/2009/05/enjoy-poverty-renzo-martens.html
http://proximitymagazine.com/2008/12/circus-of-suffering/
Sanatçıyla söyleşiler:
http://www.artslant.com/global/artists/rackroom/39542
http://www.artreview.com/video/video/show?id=1474022%3AVideo%3A714260
Kısa bir video:
http://www.youtube.com/watch?v=qXkt9RECJK0
Birinci Bölüm’e dair bilgi:
http://culiblog.org/2006/03/episode-1-emergency-food-distribution-and-the-role-of-the-cameras/
Tartışma Alanı
“Yoksulluğun Keyfini Çıkar!” için 0 Yorum yazılmış.